Otuzlar vs. Kırklar: Ne Değişiyor?

Otuzlar mı, kırklar mı? Birbirinden çok farklı yaşanan bu iki yaş dönemini de kimi zaman neşe kimi zaman kaygı ile karşıladım. Sanki aynı insan değilmişim gibi hızlı bir değişim de getirdi bu geçiş. Otuzlar benim için her şeyi aynı anda yapabileceğime olan inancımla hem iki çocuk doğurup hem de iş hayatında koştuğum ve sosyal hayatta da maksimumda aktif olmaya çalıştığım yıllardı. Kırklar ise karşı konulmaz bir sakin olma arzusu ile geldi. Sadeleşme, durma ve seyretme.
Buradan bakınca anlıyorum ki otuzlu yaşlarda hayat bizden hızlı olmamızı bekliyor. Ya da biz öyle sanıyoruz. Kırklara gelince hızdan çok denge, beklentiden çok netlik önem kazanıyor.

Otuzlar: Yetişme Hâli

Otuzlu yaşlarda hayat çok acelesi varmış gibi ve bizi de içine çekiyor. Biz de öyle oluyoruz ister istemez. Bir yerlere varmamız, bir şeyleri oldurmamız, eksik kalmamamız gerekiyor gibi hissediyoruz. Sanki durursak geride kalacağımızdan korkuyoruz. Her şey telaşlı, büyük, hızlı ve kabul edelim ki daha yorucu.

Otuzlar biraz kendini ispat dönemi. Hem güçlü olmanın/görünmenin hem de doğru anlaşılma isteğinin zirvede olduğu bir dönem. Bu yüzden iş hayatında da ilişkilerde de çok şeyi tolere ediyor, çok şeye “şimdilik” diyoruz. Koşmaya var gücümüzle devam ediyoruz. Her şeyi çözebileceğime inancımız tam.

Kırklar: Seçme Hâli

Kırklara gelince ise bariz bir şekilde bir şeyler değişiyor. Benim kendimde fark ettiğim şu oldu: Hayat hâlâ hızlı ama ben artık koşmak zorunda hissetmiyorum.

Enerjimi nereye harcadığım daha önemli. Ne zaman yorulduğumu, hangi ortamda kendim olmaktan çıktığımı daha çabuk fark ediyorum ve bunu fark ettiğimde kalmamayı seçiyorum.

Artık her şeyi çözmek gibi bir hedefim yok. Bazı şeyler çözülmüyor. Kabul ediliyor ya da bırakılıyor. Bu bir vazgeçiş veya yenilgi değil. En güzeli de bunu bilmek. Yenik hissetmiyorsun aksine bu bir zafer gibi geliyor.  Çünkü zamanın değerini biliyorsun, aslında zerre önemi olmayan şeylere enerji ve vakit harcamaktan her geçen gün daha da kaçınıyorsun. Bunun adı zafer değil de nedir siz söyleyin?

Bu bir otuzlar kötü, kırklar ise süper yazısı değil. Çünkü ben otuzlarda yaşanan o koşturmanın bizi kırklara hazırladığına inananlardanım. O birden gelen tamam artık oldu, sakinleşmek istiyorum hissini getiren şey otuzları büyük ve hakkını vererek yaşamak!

İlişkiler ve Aşk: Merkezden Kenara

Otuzlarda her türlü ilişkide önemli olan şey bağ kurmak, öyle değil mi? Kırklarda ise bu yerini, o kurulan bağın insanı nasıl hissettirdiğine bırakıyor.

Otuzlar ilişkilerde büyük gürültünün koptuğu yer. Yirmilerin çocukluğundan sıyrılmış, insanın daha anlamlı ilişkiler peşinde olduğu ve kendini daha bilge gördüğü yıllar. Ancak ne kadar yorucu olduğunu dışına çıktığında anlıyor insan. Bu yaşlarda sağlam bir ilişki kurabilmek çok ama çok kıymetli. Bu yaş dönemi de bunun için enerjinin ve arzunun en yüksek olduğu zamanlar.

Kırklara gelindiğinde ise belirsizlik, duygusal yorgunluk, sürekli kendini anlatma hâli oof of bunların fikri bile yorucu geliyor. Bunların romantize edilecek tarafı olmadığını görüyorsunuz. Daha seçici, daha zor ilişki kurar hale geliyor insan.

Eğer yıpratıcı bir ilişki varsa hayatınızda, kırklara geldiğinizde görüyorsunuz ki; iyi gelmeyen bir şey, adı ne olursa olsun, taşınmıyor. Yani kırklarda insan şunu öğreniyor: Potansiyel, kalmak için yeterli bir sebep değil.

Kendinle İlişki

Otuzlarda güçlü görünmek öncelikli oluyor. Kırklarda ise bu yerini dürüst olmaya bırakıyor. Özellikle de kendine karşı. Bakın pırlanta değerinde farkındalıklar bunlar; yorulduğunu kabul edebilmek, herkese yetemeyeceğini bilmek, herkesle iyi olmak zorunda olmadığını anlamak…

Bu bir sertleşme değil. Bir netleşme. Ve o kadar iyi geliyor ki insana!

Kırklar gelip geri baktığında şu cümleyi kurunca, kendi kendine kırılıyor insan: “Otuzlu yaşlarda her şeye yetişmeye çalışırken, kendimi biraz ihmal ettiğimi fark ettim.” En iyi bakmamız, beslememiz, mutlu etmemiz gereken şey kendimiziz, bunun sadece otuzlar, kırklar değil tüm ömür için geçerli olan en değerli şey olduğuna inanıyorum.

Son Söz

Otuzlar benim için “olmaya çalıştığım” yıllardı. Kırklar ise olduğum hâli taşımayı öğrendiğim zaman.

Sen kaç yaşındasın? Bilmiyorum ama şunu biliyorum: Otuzlar, her şeye yetişmeye çalışırken kendimizi biraz ihmal ettiğimiz zamanlar; kırklar ise artık yorulduğumuzu inkâr etmediğimiz yıllar. Otuzlarda sabır diye taşıdıklarımızı, kırklara geldiğinde bir bakmışsın sadeleşme diye bırakıyorsun. Ve hayat ilk kez kendi hızını değil, senin ritmini dinliyor.

Eğer bunu okuyorsan ve otuzlarındaysan şunu bil güzel kadın:
Her şeye aynı anda yetişmek zorunda değilsin. Her ilişkiyi kurtarmak, her işi oldurmak, her rolü kusursuz taşımak senin sorumluluğun değil.
Yorulduğunu fark ettiğinde durmayı erteleme. Kendinden verdiklerini not et; çünkü bir gün hepsini geri isteyeceksin.

Ve eğer kırklarındaysan…
Zaten biliyorsun. Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu, enerjinin sınırlı olduğunu, iyi gelmeyen şeylerin açıklamaya ihtiyaç duymadığını.
Az ama gerçek olanın, çok ama dağınık olandan daha değerli olduğunu.

Otuzlar öğrenme, deneme, bazen fazla yüklenme zamanı.
Kırklar ise seçme, sadeleşme ve kendine sahip çıkma. Ve ikisi de yaşanmalı. Hangi yaştaysan oradasın.
Ama şunu unutmamak gerekli;
Hayat hızla değil, bizim ne yaşadığımızla anlamlı.
Her yaş dönemi kendi anlamıyla gelsin, sarsmadan sarsın. Ama sözün sonunda eklemeliyim ki ben kırkların getirdiği sadeliği, sakinliği, azalarak çoğalma hissini otuzların hızı, heyecanı ve hareketinden daha çok sevdim. Herkese dilerim…

Sevgilerimle,

Deniz Çakmakcı

More from Deniz Çakmakçı
Erken Evre Meme Kanseri Hakkında Merak Edilen 7 Soru
Meme kanseri dünyada kadınlarda görülen kanserlerde ilk sırada yer alıyor. Ülkemizde de...
Read More
Leave a comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir