Yıllar önce Gérard Depardieu’nun Marseille adlı dizisini seyrettiğimden beri (hala Netflix’te var, tavsiye ederim) aklımın bir köşesinde hep bir Marsilya seyahati vardı. Gerçekleştirdiğim için çok mutluyum çünkü bu güzel Akdeniz şehri bana o kadar iyi geldi ki. Neşemi, umudumu, gülümsememi tekrar üstüme giyinip öyle geri döndüm.
Bu şehirle ilgili bilmeniz gereken ilk şey şu ki Marsilya, klasik bir Fransız şehri değil. Hele ki bir Paris gibi zarif, düzenli değil ve kartpostal gibi hiç değil. Daha kozmopolit, daha serbest ve tam bir Akdenizli. Denizle kurduğu doğal ilişki, sokak kültürü, yemekleri, güler yüzlü insanları ve temizliği ile beklentinin de ötesinde.

Marsilya: Fransız Değil, Akdenizli
Marsilya’yı anlamak için önce onu doğru yerden okumak gerekiyor. Çünkü buranın hikayesi Antik Yunan’a uzanıyor. Bugünkü Foça’dan yola çıkan denizciler, M.Ö. 600’lerde buraya gelip Massalia’yı kuruyor. Yani Marsilya’nın köklerinde bir Ege hafızası var. Belki de bu yüzden şehirde dolaşırken tanıdık bir his sürekli sana eşlik ediyor. O rahatlık, o denizle kurulan doğal ilişki, o “acele etmeyen” tempo…
O kusursuz Fransız estetiğini burada bulmak imkansız. Marsilya daha karışık ve kozmopolit. Kuzey Afrika’dan İtalya’ya uzanan güçlü bir Akdeniz etkisi var. Ve bu karışım şehre karakter veriyor.
Şehir sabahları geç uyanıyor ve bu yazılı olmayan bir kural gibi. Kahvaltı için neredeyse saatin on olmasını beklemek gerekiyor. Dükkanlar kapalı, sokaklar sessiz. Sonra bir anda her şey değişiyor. Kepenkler açılıyor, kahveler doluyor, sokaklar canlanıyor. O andan sonra da şehir hiç yavaşlamıyor.

Vieux Port: Şehrin kalbi
Şehrin kalbinde yer alan bu liman, Antik Yunan kolonisi Massalia’nın kurulduğu MÖ 6. yüzyıldan beri ticaret, ulaşım ve sosyal yaşamın merkezi olmuş. Günümüzde ise kentin simgesi, merkezi ve en popüler turistik noktalarından biri.
Ama burayı sadece bir liman gibi düşünmeyin. Burası aynı zamanda hayatın aktığı, sanki heer şeyin başladığı ve bittiği yer. Sabahları sakin, gün içinde kalabalık, akşamüstü ise en güzel haliyle. Ama Marsilya sadece buradan ibaret değil elbette.


Vieux-Port’tan uzaklaşıp Corniche Kennedy sahil yolu üzerinde yürüdükçe şehir başka bir tona geçiyor ve sahil boyunca küçük plajlar çıkıyor karşınıza. Plansız bir şekilde denize girebilmek, yürüyüşün ortasında bir mola verip güneşe dönmek… Marsilya’nın en iyi ve süprizli taraflarından biri bu. Bu bölge size fazlasıyla özgür, rahat ve sıcacık bir sahil kasabasındaymış hissi yaşatıyor.
Plajlar, spor yapan veya yol kenarında içkisini yudumlayıp sosyalleşenler derken yolunuz Vallon des Auffes’e çıkıyor. “Vallon” Fransızca’da küçük vadi anlamına gelirken, “Auffes” ise bölgedeki yerel dilde balıkçıların kullandığı kenevir liflerinden yapılma ağ iplerini ifade ediyormuş. 19. yüzyılda balıkçıların sığınak olarak kullandığı bu koy geleneksel balıkçı tekneleri, taş kemerli köprüsü ve deniz kenarındaki restoranlarıyla kentin kimliğinde önemli bir yer tutuyor… Daha sakin, daha lokal ve daha da Akdeniz.



Le Panier: Şehrin Ruhu
Şehir, diğer tarafına gidince ise bambaşka bir havaya bürünüyor. Marsilya’nın en eski ama aynı zamanda en yaşayan bölgesi olan Le Panier bunda en büyük etken. Burayı sadece “eski şehir” diye tanımlamak haksızlık olur.
Dar sokaklar yukarı doğru kıvrılıyor. Le Panier’de yürürken sürekli yukarı bakıyorsun. Renkli panjurlar, balkonlardan sarkan çamaşırlar, beklenmedik bir duvar resmi, küçük bir galeri, bir cafe, küçük atölyeler ve her yerde graffiti. Duvarlar boş bırakılmamış, şehir kendini bu duvarlarda ifade etmiş gibi. Bu haliyle La Panier, biraz sanat, biraz hayat, biraz da özgürlük sunuyor.







Ne Yenir?
Marsilya’da yemek basit ama iyi. Deniz ürünleri taze, sade ve müthiş lezzetli. Pizza ise ayrı bir hikâye. Öyle iyi Napoli pizzası yapan yerler var ki inanılmaz.
Vieux-Port’taki restoranlar fazlasıyla turistik ama elbette liman manzarası ile şahane. Bu ikisi arasındaki dengeyi bulursanız karlı çıkarsınız. Yani mesela yemek yerine bir şeyler içerek nefis bir gün batımı izlemek gibi bir çözüm orta yolu bulur gibi.
Sahil yolunun bir iki paralelinde içeri doğru ise çok leziz yemekler bulabileceğiniz restoranlar, cafeler sıralanmış durumda zaten, rastgele birine girseniz dahi memnun kalırsınız gibi bir durum var.

Eski liman yani Vallon des Auffes çevresindeki restoranlar ise yerel mutfak için oldukça iddialı. Özellikle Chez Fonfon, Marsilya’nın klasiklerinden. Lokal, daha samimi.
Benim için öne çıkan adreslerden biri ise Le Panier’deki Bistrot Partenope oldu. Pizza çok iyi ama deniz ürünleri bir adım önde. Deniz ürünlü makarna ve ahtapot salatası özellikle not edilmeli.
Nerede Kaldım?
The Babel Community (tıklayın)
Konumu gerçekten mükemmel. Şehri yürüyerek keşfetmek için ideal. Tertemiz ve oldukça güvenli. Şahane terası, yemekleri ile de tavsiyem.
Güvenlik Demişken!!!
Marsilya ile ilgili araştırma yaptığınızda karşınıza çıkan en büyük problem güvenlik oluyor. Biz de endişelenmedik değil çünkü şehir güvensiz diye damgalanmış durumda. Ancak gördük ki Marsilya gece gündüz insanların yalnız koşu yaptığı, gezdiği, yeyip içtiği bir kent ve öyle sizi tehdit eden bir durum yok. Ama yine de belli bir çemberden çok ayrılmamakta ve ıssız sokaklara girmemekte fayda var. Özellikle gece olduğunda. Biz kalabalık alanlarda vakit geçirmeye, sessiz sokaklara girmemeye ve eşyalarımıza sahip çıkmaya ekstra özen gösterdik. İnsan duyduklarından etkileniyor ama ciddi bir güvenlik problemi yaşamadan döndük.
Kaç Gün?
Marsilya için en az üç gün ayırmak gerekiyor. Bu şehri hızlı tüketmek yerine, her gittiğiniz yerin tadını çıkara çıkara, şehrin temposuna uyarak bir Akdenizli gibi yavaş yavaş ama keyif alarak yaşamak güzel. Bu sebeple bu süreyi dört güne uzatmak dahi fazla gelmeyecektir.
Gitmek için bahar ayları tavsiyem olur. Nisan itibariyle orada sezon başlıyor, bu sebeple sezonu başından yakalayarak, yaz gelmeden buranın tadını çıkartmak en güzeli. Yaz aylarında bazı yerlerde kalabalıktan rahatça yürünemediği oluyormuş.
Şaşırma!
Marsilya’da iki ayrı şey daha oldu beni şaşırtan. İlki insanlar diğer fransa şehirlerinde olduğu gibi fransızcadan başka bir dil konuşmuyor değiller. Hatta direkt olarak ilk iletişim tercihi ingilizce ve bu çok rahat iletişim kurmanızı sağlıyor.
Bir diğeri de Türk restoranlarının fazlalığı. İnanılır gibi değil. Kafanızı kaldırdığınız her an bir türk restoranı görüyorsunuz özellikle işlek bölgelerde. Ancak bu restoranlardan ikisinin işletmecisi dışında hiç türk ile karşılaşmadık. Konuştuğumuzda da kentte arap nüfusun çok olduğunu ve türk yemeklerinin çok sevildiğini söylediler. Bu da böyle bir bilgi!
Son söz
Marsilya’ya gidince bu şehrin kendini anlatmaya, sevdirmeye çalışmak için ekstra bir çaba sarfetmediğini görüyorsunuz. Çünkü bir noktadan sonra buna gerek kalmıyor. Şehir, doğal ritmi ile kendine kalbinizde yer açıyor.
Hele bir de oğru zamanda, özellikle güneşli bir günde gitmişseniz… Bu şehir gerçekten iyi geliyor.
Tüm bu sözlerin özeti tek bir cümle olacaksa da, acelesi olmayan bir Akdenizli tanımak isterseniz, bu şahane rotaya yönünüzü çevirin derim.
