Heated Rivalry, bağırmadan anlattığı duygularla özellikle kadın izleyicide derin bir karşılık buldu.
Rachel Reid’in Game Changers kitap serisinden uyarlanan romantik drama dizisi Heated Rivalry, 28 Kasım’da yayınlanmasından beri tuhaf bir şey oluyor: Dizi çok izleniyor, dünyada tabiri caizse pozitif anlamda bir kıyamet kopuyor. Tabi Türkiye’de durum bir nebze farklı. Eşçinsel bir ilişkinin odağında kurgulanan dizi ülkemizde yüksek sesle değil sanki sözleşilmiş bir sessizlik içinde seviliyor. Sevenler biliyor, anlayanlar susuyor. Linki özelden atılıyor, adı kalabalık masalarda çok anılmıyor, hatta “ne izliyorsun?” sorusuna başka bir cevap veriliyor. Yani seveni çok, konuşanı az. Çünkü hikâye, Türkiye’de hâlâ kolayca etiketlenen, yanlış anlaşılan, hatta sessizce yargılanan bir yerden sesleniyor.


Ve en dikkat çekici olan ise dizinin en sadık izleyicilerinin kadınlar olması. Bunun nedeni dizinin yalnızca bir aşk hikâyesi anlatması değil. Bu hikaye, kadınların yıllardır satır aralarından okumaya alışık olduğu duyguları, nihayet görünür kılıyor.
Hikayemiz iki büyük ve güçlü hokey takımının en popüler yıldız adaylarının tanışması ile başlıyor. Rus İlya’nın küstah tavırları, Kanada’lı Shane’in efendi ama kendine güvenli halleri. Pistte ise tam bir güç gösterisi var. Buz üstünde sert bakışlar, omuz atmalar, laf sokmalar… Kadınların çok iyi tanıdığı bir erkek dili bu. Duygunun değil, egonun konuştuğu anlar. İzleyici burada şunu fark ediyor: “Bu öfke fazla büyük. Bu bakışlar sadece rekabet değil.” Dizinin “dur bakalım bunda bir şey var” hissi uyandırdığı an işte o an.

Dizi ilerledikçe de hikâye hep aynı yere dönüyor; otel odalarına, kimsenin olmadığı evlere ve en sonunda da meşhur “cottage”a! (“Come to my cottage”) Dışarısı tehlikeli, içerisi güvenli. Kapı kapandığında mecburi roller dışarda kalıyor. Sertlik yerini duygulara bırakıyor.
Toplum içinde güçlü, evde suskun…
Kalabalıkta maskeli, yalnızken gerçek…
Bu haliyle de bize şunu söylüyor “Dışarıda başka biriyim, içeride kendim”. Bu his çoğumuzun çevremizden -yakın ya da uzak- aşina olduğumuz bir halken Heated Rivalry’nin bu kadar tanıdık gelmesi normal değil mi? Bu cümlenin tanımladığı kişiler her yerdeler. Özellikle biz kadınlar bu bölünmüşlüğü çok iyi tanıyoruz. Erkeklere yüklenen toplumsal roller belki onları dışarıda başka biri olmaya itiyor bu başka bir tartışma konusu ama topluma göre şekillenmek, yalnızken nefes almak… Heated Rivalry bu gerilimi bağırmadan anlatıyor.
Shane’in bir noktada İlya’nın gözlerinin içine bakıp çaresizce bir cevap beklediği, alamadığı cevaplar ile kırıldığı anlar ise dizinin kalbi. Çünkü bu, bizi yine bir yerden yakalıyor. O cevabı yine çoğunlukla biz kadınlar türlü yollardan bekliyor, çoğu zaman da bir ömür cevapsız kalan sorularla baş başa kalıyoruz.
Bu bir yönelim meselesinden çok, duygusal cesaret meselesi. Sevdiğini inkâr etmek, adını koymamak, sorumluluk almamak… Bunlar da yabancı duygular değil. İzleyici karşısındakini eşcinsel bir ilişki olarak tanımlamayı bırakıp sadece “ilişki” olarak bakabildiği anda yaşanan hisler tanıdık geliyor. Bu dizi tam da bunu sağlıyor: İlya ve Shane’in duygularını görmeyi, anlamayı ve bağ kurmayı.

Favorim “Anlamasam da dinliyorum” sahnesi!
Dizinin en sessiz ama en vurucu anlarından biri bu sahne. Shane, Rusça içini döken İlya’yı dinliyor. Telefonda. Uzun uzun. İlya hiç söylemediklerini, söyleyemediklerini, hayatını, duygularını, isteklerini, aslında kim olduğunu anlatıyor. Shane onun ne söylediğini bilmiyor. Ama anlat diyor, seni “dinliyorum”.
Bu sahne bir aşk sahnesi olmaktan ziyade bence çok büyük bir saygı sahnesi. Anlamadığı bir dili sabırla dinlemek, “seni önemsiyorum, duyuyorum” demenin en sade hali. Ne söylersen söyle seni dinleyen birinin varlığı ise bir hazine. Bu sahne özellikle yine biz kadınlara çok şey söylüyor. Çünkü bizim en gerçek beklentimiz anlaşılmanın da öncesinde biri tarafından dinlenmek. Gerçekten duyulmak! Bu sahnede Shane’in yaptığı şey büyük bir romantik jest değil; İlya’nın ihtiyacını anlayıp sadece ona odaklandığı, bana güven, her zaman yanındayım diye sessizce bağırdığı bir an yaratmak.
Biz izleyenler için bu çok tanıdık bir özlem değil mi? “Seni anlamasam da buradayım.”
O detaylardaki ayakların birbirine değdiği sahneleri es geçmek istemem. Minicik bir dokunuşla yine “senin yanındayım, tam buradayım” diye bas bas bağırdıklarını duyuyoruz bu sahnelerde de. Heated Rivalry ile bu denli bağ kurup sevmemizin nedeni tam da bu his bence. En zorlu koşullar altında dahi birbirine destek olmanın yolunu bulan bir çift ve etraftaki kalabalığa, ilgiye rağmen en sonunda buldukları, kabul edip sahip çıktıkları “gerçekten” yalnız olmadığın hissi!

Tüm bu tanıdık gelen hislerin yanında bir de izlerken İlya ve Shane’i tanıyormuşuz gibi seviyoruz, yakın hissediyoruz. Bu iki adam farklı kişiler de olsa bir şekilde duygularının farkındalar ve bununla kendi yöntemleriyle bastırmadan, başa çıkıyorlar. Korkuyorlar ama vazgeçmiyorlar. Erkek olmaya otomatik yüklenen “güçlü olmak” vurgusu fiziksel olarak da ön plandayken, buna rağmen erkeklerin de insani olarak kırılgan olabileceğini gösteriyorlar. Ve aralarındaki vazgeçemedikleri “şey”in adını koyma cesaretini buluyorlar, yine kendi yöntemleri ile.
Çünkü aslında böyle his olarak güçlü, kırılgan ama cesur erkekleri -cinsellikten, yönelimden bağımsız söylüyorum- arıyor gözlerimiz ve kalplerimiz.
Don’t marry Svetlana!
OK!
Hudson Williams & Connor Storrie etkisi
Dizideki iki karakter Shane Hollander ve Ilya Rozanov. Onları da ayrı ayrı çok sevdik.
Shane’i sevdik çünkü o, duygularından kaçmıyor. Korkuyor ama kaçmıyor. Özellikle Türkiye’de kadınların en çok özlediği şey de duygudan kaçmayan erkekler değil mi? Shane’in en güçlü anları durduğu, sustuğu anlar. Kabullenişi, bekleyişi ama vazgeçmeyişi. Sessizliği ve kabullenişi onu ezik gibi gösterse de ilişkiye yön veren, inat eden, çaba gösteren ve çözüm bulan, adım atan taraf hep o.
İlya ise gerçek gibi. Alaycı, uçarı, umursamaz, ciddiye almayan, gerçekten konuşmayan, maskeli. Hüzünlü olan Shane gibi görünse de derinde ciddi mutsuzluk taşıyan, yorgun olan o. Onun hikâyesi, bastırmanın hikâyesi.
Hudson Williams (Shane) ve Connor Storrie (İlya) de rollerini “oynamıyor”, yaşıyorlar.
İkili ilk sezonun ardından yalnızca dizi izleyicisinin değil, global anlamda endüstrinin de radarına girdi. Çığlık çığlığa hayranların yanı sıra davetler, adaylıklar, büyük ajans anlaşmaları ve prestijli markalarla iş birliği önerileri, yeni yapım teklifleri yağıyor. Kırmızı halıda yan yana yürürken bile dizideki o sessiz, alev ateş gerilim hissi devam ediyor. Bu kolay bir şey olmasa gerek. İki oyuncu da hem kadınlar hem de erkekler tarafından birer arzu nesnesi oldular. Onlar da “daha altı ay önce garsonluk yapıyordum, şimdi ne yaşıyorum” türünden röportajlar veriyor. Yani anlayacağınız bu gelinen noktaya Rosanov ve Hollander da şaşkın. Tabi dizinin pr’ının onlar üzerinden şahane bir şekilde yapıldığını da unutmayalım. Elbette iyi yazılmış senaryo, kurgu ve yönetmenin de bir araya gelmesi ile tüm kimyaların tutması çok önemli. Bu dizi için her şey yerli yerinde görünüyor. Dizi 2. ve hatta 3.sezon onayını aldı. En erken 2027’de yayına girecek. O zamana dek rüzgarı diner elbette ama bir kapıyı araladığı ve adını unutulmazlar arasına yazdırdığı bir gerçek.


Türkiye’de Fısıltıyla İzleniyor
Türkiye’nin büyük ölçüde homofobik bir ülke olduğu bir gerçek. Ama dizinin “gizli gizli” sevilmesinin tek nedeninin bu olmadığını düşünüyorum.
Dizideki sevişme sahneleri aslında oldukça casur ve görmeye alışık olmadığımız türden ve bu sebeple de bu kadar romantik bulunması ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Sonuçta eşcinsel bir aşk hikâyesi ve dizide +18 sahneler oldukça fazla. Ama dizi bir bütün olarak sizi öylesine içine alıyor ki izlerken toplamdaki duygu bulutu bir yerinizden sizi yakalıyor ve normal şartlarda belki rahatsızlık verecek sahneler dahi bir noktada sevgi dolu ve şefkatli geliyor. Asıl önemli olan ise izleyip bitirdikten sonra sizde bıraktığı his yoğun bir duygusallık oluyor. Bu hikaye cinsellikten ve yönelimden başka bir yere götürüyor bizi, dizide yakınlık, sadece fiziksel bir durum değil, karakterlerin sakladıkları duygular, korkuları ve yalnızlıkları ile bir bütün. Bu yüzden izlerken bir noktada onların bedenleri görmekten çok, taşıdıkları yükü hissediyoruz. Ve duyguların ağırlığının öne geçmesi özellikle erkekliğin güce, kuvvete, kasa ve skora(!) yüklendiği bizim gibi toplumlarda en zor kabul edilen şeylerden biri.
Kadınlar diziyi sessizce sahipleniyor. Çünkü burada “sert erkek” efsanesi yok. Ve biz bir aşk değil, aslında bir insan hikâyesi izliyoruz. Bu bir “erkek erkeğe aşk” dizisi olduğu için değil, insan olmak, aşık olmak, korkmak, cesaret ve duygularına sahip çıkma hâlini dürüstçe anlattığı için kadınlara iyi geliyor.
Belki de bu yüzden dizi bağırarak değil, yayılıp derinleşerek büyüyor. Ve kadınlar arasında neredeyse fısıltıyla dolaşan bir “evet”e dönüşüyor.
Herkese İyi Seyirler!
