Kendini tanımak, farkındalık kazanmak ve içsel dengeyi bulmak… Meditasyondan bilinçli farkındalığa uzanan modern yöntemlerle “ben kimim?” sorusuna bugün nasıl yaklaşıyoruz?
Keşif yolculuğu
“Kendini bilen evreni bilir” sözü, yüzyıllardır insanın kendini tanıma arayışını özetliyor. Günümüzde bu arayış, yalnızca felsefi bir sorgulama değil; zihinsel denge, duygusal farkındalık ve içsel güçle doğrudan bağlantılı bir yaşam pratiği haline gelmiş durumda. Kendini anlamak ve kendini takdir etmek söz konusu olduğunda, geçmişten bugüne uzanan en güçlü yöntemlerden biri hâlâ meditasyon. Ancak artık tek bir yaklaşım yok. Modern dünyada meditasyon; nefes çalışmaları, mindfulness, beden farkındalığı ve duygu odaklı pratiklerle çeşitleniyor. Keşif yolculuğu, kişinin kendi iç dünyasıyla temas kurmasını sağlarken, bu yolculukta farklı ihtiyaçlara hitap eden pek çok alternatif yöntem öne çıkıyor. Biz de bu dosyada, alanında uzman üç isimle birlikte, kendini keşfetme yolculuğunu bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden ele alıyoruz.
Nihal Dilek Sarıca/ Ses İle Dönüşüm Rehberi
Bazen içimizden gelen sesi duyarız ama onun gerçekten bize ait olup olmadığından emin olamayız. Dilek Sarıca, farklı şifa yaklaşımlarından edindiği deneyimleri zamanla kendi içsel süzgecinden geçirerek sesle kurulan ilişkiye odaklanıyor. Bu süreç, iç sesle daha bilinçli bir bağ kurma yolculuğuna dönüşüyor. Sarıca, bu yolculukta edindiği bilgi ve deneyimleri, Iris Soundland çatısı altında benzer arayışta olanlarla paylaşıyor. Çalışmalarında sesi, yön gösteren bir araç olarak ele alıyor.Amacı; iç sesi daha net, daha sakin ve daha özgür bir şekilde duyabilmeye alan açmak. Peki, bu yaklaşım nasıl şekillendi?

- Frekans ve titreşim kavramları artık daha çok konuşuluyor ancak birçok kişi hâlâ kavramsal düzeyde. Sizce bir insan, hangi anlarda gerçekten kendi
frekansından uzaklaştığını fark eder?
Bunun için önce insanı anlamamız lazım. Kimdir bu insan, ihtiyaçları nelerdir ,ne yapmak ister, neler ona iyi gelir? Sistemini anlayan kişi bu sistemi bozacak unsurlardan uzak durmayı seçtikçe iyileşir. Kendi frekansından uzaklaşmak bu anlamda (yani iyi oluşu bozduğu için) hastalanmaktır. Bunu zaman zaman bedendeki hastalıklarda görür kimi zaman da çevresiyle kurduğu bağdan. Çünkü insan sosyal bir varlıktır ve varlığını ancak karşısındaki ile tamamlayabilir. Bu anlamda çağın hastalığı olan yalnızlığın insanı frekansından uzaklaştıran en büyük salgın olduğun düşünüyorum. Yaratılmış olan özüne ve ihtiyaçlarına dönmenin ise iyileşme getireceği ve olması gereken frekansına yaklaştıracağı kanaatindeyim.
- Seanslarınıza katılan kişilerde ilk değişim genelde bedende mi, zihinde mi yoksa duygusal alanda mı ortaya çıkar? Dönüşümün doğal akışı nasıl ilerliyor?
Biz insanı anlamayı kolaylaştırabilmek için duygu- zihin- beden diye kısımlara ayırsak da aslında bu ve daha çok yapının içe içe geçmiş, ayrılmaz bütünüdür insan. Bu yüzden dönüşümün her hangi bir alanda olup diğerinde kendini göstermemesi mümkün değil. Zihinsel yapısı değişen kişi farklı duygular üretmeye başlar bu da bedeni dönüştürür. Bazen de tersi olur beden dönüştükçe duygular ve zihin değişir. Bunun sıralaması kişiye göre değişir ama ben çalışmalarımda zihinsel farkındalıkla işe başlamayı seviyorum. Öncelikle kişinin içinde bulunduğu hali anlaması ve bunun dönüşümü için takip edilmesi gereken yolu izlemeye karar vermesi yolculuğu kolaylaştırıyor. Her şey matematiksel bir düzen içinde işliyor bunu zihinle kavrayarak başlamak bedenin güvenmesini, duyguların sakinleşmesini sağlıyor. Dediğim gibi bu benim yöntemim ama dönüşümün doğal akışı tamamen onu deneyimleyecek kişi ile ilgili.
- Modern hayatın getirdiği “uyarıcı bombardımanı” altında ses frekansları bize nasıl bir sığınak sağlar? Özellikle şehir yaşamında, ses terapisi neden bu kadar ihtiyaç hâline geliyor?
İnsanın bu çağda en büyük sorunu aslında çok sese maruz kalması diye düşünüyorum. Kişinin yapması gereken çok iş var ve bu konuda herkesin bir fikri var. Özellikle sosyal medya bize neyi yapıp yapmamaız gerektiği hakkında tavsiye veren içeriklerle dolu. Bunca dinlenmeye değer şey arasında kişi kendi sesini duyamaz oluyor. Oysa kişiye gerekeli şey kendi gerçekliğini iyileştirecek ve huzura erdirecek şey kendi ile iletişimden geçiyor. Bu unutulan bağı hatırlamak noktasında ses çanakları ile yapılan çalışmalar bize oldukça katkı sağlıyor. Diğer tüm seslerin susup kendi ritminize uyumlanacağınız bu deneyimler sayesinde kişi daha doğru kararlar alıp daha huzurlu bir içsel algılayışa geçerken, dışında kalan olaylara karşı da daha anlayışlı ve gerçekçi bir bakış açısına sahip oluyor. Bana kalırsa herkes mutlaka ses frekansı ile çalışmayı deneyimlemeli ve hatta kendi sesini bir iyileşme aracı olarak kullanmayı da öğrenmeli.
- İnsanların kendi iç seslerini duyma kapasitelerinin azaldığını söylüyorsunuz. Sizce bir kişinin “iç sesini kaybettiğini” gösteren en belirgin işaret nedir?
Her kişi içinde taşıdığı bir öz cevher ile dünyaya gelir. Otantikliğini yaşama katmalı ve bu değeri diğerleriyle paylaşmalıdır. oysa günümüzde tek düzelik peşinde moda akım algısına sıkışmış insanlar bu cevherlerinin farkına bile varamadan var olma çabası veriyor. Bu çaba da büyük bir yorgunluk, tükenmişlik, mutsuzluk ve yaşama karşı tatminsizlik sağlıyor. İnsanların yaşam enerjisinin sönmesi dünyayı renksiz ve keyifsiz hale getirirken, sesini duyan kişilerden oluşan bir dünya çok renkli, canlı ve neşeli olur. Kendin olma becerisini kazanmak iç sesini bulmanın göstergesiyse, doğandan uzaklaşarak soluk bir hayat yaşamak iç sesini kaybettiğinin göstergesi diyebiliriz.
- Bugünün dünyasında herkes bir şeylere yetişmeye çalışıyor. Ses terapisi sizce insana nasıl bir “yavaşlama disiplini” kazandırıyor?
Ses çanaklarının sihri bu sanırım çünkü onları dinlerken başka bir şey düşünemiyorsunuz. Sanki tüm zaman duruyor ve bedeninizi ve çevrenizle sizin uyumunuzu yeniden akort ediyor. Bu esnada deneyimleyenler genelde uykulu bir hale geçiyor ve çalışma bitince hiç olmadıkları kadar dinlenmiş bir hal yaşadıklarını belirtiyorlar. Bu yüzden aslında yavaşlatıyor demek yerine olman gereken hızı kişiye hatırlatarak dengeliyor demek sanırım daha uygun.
- Seanslarınızda kişinin bilinç hâli değişiyor, beyin dalgaları farklı frekanslar geçiyor. Bu nörofizyolojik değişim sizce ruhsal yolculuğun neresinde duruyor?
Bu çok kıymetli bir soru çünkü nörobilim sayesinde bizler artık sinir sistemimizi etkileyen kimyasalların kişiliğimizi nasıl şekillendirdiğini biliyoruz. Stres altındaki bir kişinin beyin görüntüleri ile meditasyon yapan dingin bir kişinin mr görüntüleri kıyaslandığında kimyasalların hangi bölgelerde aktif olduğu ve kişinin düşüncelerini nasıl etkilediği görülüyor. Stres bedende sürekli savaşma modunu aktif kıldığından ve yüksek kortizol salgıladığından, kişiyi başka bir şeyi düşünemez ve üretemez hale getiriyor. Türlü hastalıklara davetiye çıkarıyor ve kişisel ve sosyal ilişkileri olumsuz etkileyebiliyor. Oysa bilinç hali savaşmaktan dinlenmeye, huzurlu ve iyi oluş haline geçmiş birinin beyninde yaratıcılık, planlama ve ilham gibi alanlarının aktive olduğunu görüyoruz. Bu da hayallerini gerçekleştirme becerisi kazanmış hayatından mutlu bireylerin varlığının bu yolla çoğalabileceğini bize gösteriyor. Bu iyi oluş halinin ardından ise dilediklerinizi kolayca yapabilecek bir aşamaya geçebiliyorsunuz.
- Çeşitli çanaklar, gonglar ve farklı frekans araçlarıyla çalışıyorsunuz. Sizin için her bir enstrümanın “ruhsal bir görevi” var mı? Bir sesi diğerinden ayıran şey nedir?
Frekans değerleri açısından elbette gonglar gibi pes sesler bizi topraklarken, ziller çanlar gibi tiz sesler yükselten bir etki getirebiliyor. Çanaklar ise daha ortalama
bir ses perdesiyle uyumladığından kişiyi kendisi ve çevresi ile ahenkli bir hale sokabiliyor. Aslında her bir enstrümanı bu bağlamda asıl olan nihai hedefe varmanın aracıları olarak görüyorum. O nihai hedef ise kendi sesimizi bulabilmek. İnsanı en çok şifalayan şey kendi sesidir diğerleri sadece bu deneyimi çeşitlendirmek ve bir noktada kendimizi ikna edebilmek için gerekli oyun araçlarımızdır. Hayattaki tek görev kişinin kendini bilmesi bu yolla tüm yaradılışı ve yaradanı bilme gayretinde gizlidir. Geri kalan tüm teknik ve uygulamalar sadece aracı olabilir.


Müjde Mısırlı/ Yoğa Eğitmeni
Yoga pratiğini beden, nefes ve farkındalık odağında ele alan Müjde Mısırlı; yoga eğitmenliğinin yanı sıra NLP, pilates, nefes teknikleri, meditasyon ve farkındalık çalışmaları yürütüyor. Reiki uzmanlığı, kuantum enerji, theta healing ve hipnoz alanlarındaki eğitimleriyle pratiğini çok yönlü bir yaklaşımla besliyor. Çocuk yogası, hamile yogası ve farklı yoga disiplinlerinde çalışmalar yapan Mısırlı, bedeni ve zihni günlük yaşamla uyumlu bir dengeye taşımayı hedefliyor. Yaklaşımında amaç; kişinin kendi bedenini dinleyebildiği, zihnini sakinleştirebildiği ve içsel potansiyeline daha net bir alan açabildiği bir pratik sunmak. Yoga onun için yalnızca fiziksel bir egzersiz değil; modern hayatın temposu içinde yavaşlamayı, anda kalmayı ve iç dengeyi yeniden hatırlatan bir alan.

- Beden–zihin birlikteliğini merkeze alıyorsunuz. Sizce bir insan en çok hangianlarda kendi bedeninden “kopuk” yaşadığını fark eder?
Dışarıya odaklandığımız ve kendi merkezimizden uzaklaştığımız anlarda hissettiğimiz huzursuzluk, kaygı ve stres aslında bedenimizin ve zihnimizin bize gönderdiği en açık sinyallerdir. Bu duygular, “kendi özünden uzaklaştın” diyen bir iç pusula gibidir. Fakat modern hayatın hızında çoğu zaman bu işaretleri göz ardı ederiz; yoğunluk, beklentiler ve sorumluluklar arasında kendi ihtiyaçlarımızı ikinci plana atarız. Duygu durumumuzdaki dalgalanmaları ciddiye almazsak, bu kopukluk zamanla bedende çeşitli rahatsızlıklara dönüşebilir. Bunun için zihin–beden bütünlüğüne dönmek çok önemlidir. Bedenimizi ayakta tutan iskeleti düşünelim… Tek başına ayakta duramaz; onu bir arada tutan bağ dokulara, kaslara ve dengeli bir yapıya ihtiyaç duyar. Aynı şekilde ruhun da dünyada deneyimleyebilmesi için zihinsel ve fiziksel bedene ihtiyacı vardır. Beden, zihin ve ruh birbirinden bağımsız üç yapı değil; bir bütünün tamamlayıcı parçalarıdır. Birindeki kopukluk diğerlerine mutlaka yansır. Zihin sürekli dışarıyla meşgul olduğunda, bedenin ince sinyallerini duyamaz hâle gelir. Oysa beden her an konuşur: omuzlara yerleşen gerginlik, nefeste daralma, mideye oturan ağırlık, göğüste sıkışma… Bunlar duyguların beden üzerinden kendini ifade etme şeklidir. İşte yoga ve meditasyonun temel amacı, dikkati dış dünyadan içeriye yönlendirmektir.
Yoga ile ilk tanıştığım yıllarda duyduğum “Beklediğin sensin” sözü benim için bir yaşam rehberine dönüştü. Çünkü kişi kendinden ne kadar uzaklaşırsa, hayat da o kadar yorucu hâle geliyor. Yeniden merkeze döndüğünde ise içte bir dinginlik ve güven hissi ortaya çıkıyor. Kısacası; dış dünya ne kadar hareketli olursa olsun, iç dünyayla olan bağımız güçlü olduğunda yaşam çok daha akıcı ve huzurlu oluyor. Bunun yolu da bedenin sesini duyabilmekten ve zihni sakinleştirebilmekten geçiyor.
- Tantra felsefesinin “bütüne dönüş” yaklaşımı, modern yaşamın hızında nasıl bir denge ve özgürlük alanı açıyor?
Tantra, özgürleşmeyi ve genişlemeyi temel alan bir öğreti. Bu yol, kişinin yargılar, kalıplaşmış bakış açıları ve ikili düşüncenin (dualitenin) sınırlamalarının ötesine geçebilmesini hedefler. Modern yaşamda sürekli “daha fazlasını yapma” baskısıyla bir yerlere yetişmeye çalışırken, içsel rehberliğimizi çoğu zaman duyamıyoruz. Tantra ise kişiye, tam tersine, durarak, kabul ederek ve kendine şefkatle yaklaşarak genişleyebileceğini hatırlatıyor.İçimizdeki yargı duvarları, kıyaslamalar ve kendimize yönelttiğimiz suçlamalar çözüldükçe, kişinin iç alanında büyük bir hafiflik açığa çıkıyor. Ben kendi yolculuğumda bunu çok net deneyimledim; farkındalık arttıkça ve kendimi daha az yargılamayı öğrendikçe, hayata bakışım yumuşadı. Bu yumuşama da beraberinde daha geniş bir özgürlük hissi ve daha sakin bir yaşantı getiriyor. Tantra’nın bütüne dönüş yaklaşımı, bence modern insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey: hem kendine hem hayata “Evet” diyebilmek.
- Yoga pratiğine başlayan birçok kişi ilk aşamada içsel direnci deneyimliyor. Bu direncin kaynağı sizce nedir?
Bu direnç tamamen kişisel ve kişinin yaşam deneyimleriyle, alışkanlıklarıyla, hatta savunma mekanizmalarıyla bağlantılı. Ben yoga yolculuğuma başladığımda, dersin başında iki dakika hareketsiz oturmak bile bana çok zor geliyordu. Çünkü zihin, sessiz kaldığında yüzeye çıkabilecek duygularla ve düşüncelerle karşılaşmak istemez; hareket, meşguliyet ve “dış dünya” çoğu zaman bir kaçıştır. Zaman içinde hocaların söylediklerine, bazı yönlendirmelere bile içsel bir direnç gösterdiğimi fark ettim. Ama ders bittiğinde oluşan o hafiflik, o rahatlama hissi, tüm direncin üzerine çıkıyordu. Bu his, devam etmek için güçlü bir motivasyon yaratıyor. Ama şunu da unutmamak lazım: herkesin zamanlaması farklıdır. Bazı insanlar buna hazır değildir ve bu çok normaldir. Yoga bir yarış değil, bir yolculuktur; herkes kendi hızında ilerler.
- Bastırılmış duygularla yüzleşmede nefes ve meditasyon nasıl dönüştürücü bir kapı açıyor?
Bastırılmış duygular, aslında tekrar tekrar karşımıza çıkan döngülerin kaynağıdır. Bu döngülere birçok öğreti “karma” der. Çözümlenmek ve görülmek isteyen duygular, hayatımıza farklı kişiler, olaylar ve tetikleyiciler aracılığıyla yeniden gelir.Tantra burada çok kıymetli bir alan açıyor: duyguyu bastırmak yerine ona temas etmeyi, ona alan açmayı öğretiyor. Nefes ise bu sürecin en güçlü araçlarından biri. Çünkü duyguların bedenle en belirgin bağlantısı nefeste ortaya çıkar. Aşık olduğumuzda nefesimiz kesilir, korktuğumuzda hızlanır, üzüldüğümüzde daralır. Zaten beden duyguyu nefes üzerinden otomatik olarak regule etmeye odaklıdır. Meditasyon ve bilinçli nefes çalışmaları, zihnin hızını yavaşlatarak duygularla güvenli bir şekilde temas etmemizi sağlar. Böylece duygu bastırılmak yerine görülür, kabul edilir ve şefkatle çözülebilir. Bu süreçte kişi kendisine yaklaşır; yaralarıyla, gerçekleriyle, kırılganlığıyla. Bu da içsel gücü büyüten çok derin bir dönüşümdür.


- Bir yoginin gözünden gerçek anlamda “anda kalma hâli” neye benzer?
Benim için anda kalma hâli, yıllar içinde bu yolda beni en çok dönüştüren ve ayakta tutan şey oldu. Anda olmak, geçmişin yüküyle ya da geleceğin kaygısıyla zihni sürekli meşgul etmeden, tam şu anın içinde şükürle var olabilmek demek. Bu, kulağa basit geliyor ama aslında bir zihin eğitimi. Kontrol edebileceğimiz tek şey düşüncelerimizin yönü. Düşünceleri fark etmek, ancak onlara tutunmadan akıp gitmelerine izin vermek, zihnin üzerindeki baskıyı azaltıyor. Bu da anın tadını gerçekten alabilmemizi sağlıyor. Bence anda kalmak bir hâl; bir kere oluşan değil, her gün pratikle güçlenen bir denge hali. Ve yaşamın karmaşasının içinde en büyük sığınak.
- Günlük hayatın kaosu içinde pratiklerini sürdüremeyenlere en temel ve sade tavsiyeniz ne olurdu?
- Yoga, sadece matın üzerinde yapılan fiziksel hareketlerden ibaret değildir; bir yaşam tarzıdır. Elbette asanalar yolculuğun bir parçası, ama bütünün kendisi değildir. Gün içinde sadece birkaç dakika nefese odaklanmak, sakin bir şekilde oturmak, kendiyle bağlantı kurmak bu yolun ana unsurudur ve çok değerlidir. Herkes kendi yolunu yavaş yavaş, kendi zamanında inşa eder. Öncelik süreklilik değil, samimiyet ve niyet. Bir dakikalık farkındalık bile bazen saatlerce yapılan bir pratik kadar dönüştürücü olabilir.

Özden Kaftan Thomas/Nefes ve Kişisel Gelişim Eğitmeni
“Nefes çoğu zaman fark etmeden kaybettiğimiz en temel bağ. Özden Kaftan Thomas, nefesin bedenle, duygularla ve yaşamla kurduğu bu sessiz ama güçlü ilişkiyi yeniden hatırlatıyor. Çünkü bazen dönüşüm, sadece durup nefesle temas etmekle başlıyor.”
- İnsanların nefesi çoğu zaman fark etmeksizin kısıtladığını söylüyorsunuz. Sizce modern insan en çok hangi anlarda nefesini “tutar” ve bunun kökeninde ne yatar?
Modern insan nefesini en çok kontrol etmeye çalıştığı anlarda tutar. Güçlü görünmek isterken, duygusunu bastırırken, yetişmeye çalışırken ya da hata yapmaktan korkarken… Bunun kökeninde bedenin tehdit algısı vardır. Ancak bugün tehdit çoğu zaman fiziksel değil; zihinsel ve duygusaldır. Performans baskısı, yargılanma korkusu ve sürekli tetikte olma hali nefesi daraltır. Zamanla bu durum fark edilmez hale gelir ve “normal” sanılır.
- Doğduğumuz anda sahip olduğumuz doğal nefes bağlantısının zamanla neden ve nasıl koptuğunu kendi deneyiminizle nasıl açıklıyorsunuz?
Yeni doğan bireylerde nefes, diyafram odaklı ve bütüncül bir beden katılımıyla gerçekleşir. Ancak gelişim sürecinde öğrenilmiş davranışlar, duygusal baskılama ve sosyal uyum gereklilikleri nefes paternlerini değiştirir. Bastırılan her duygusal yanıt, nefesin belirli bir fazında kısıtlanma yaratır. Kendi deneyimim de uzun süreli kontrol, kaygı ve korku odaklı yaşam biçimlerinin nefes–beden bütünlüğünü zayıflattığını gösterdi.
- Bastırılmış duyguların nefeste iz bıraktığını söylüyorsunuz. Nefes çalışmaları bu duygusal kayıtları nasıl açığa çıkarıyor ve dönüştürüyor?
Her duygunun bedende bir karşılığı vardır; diyaframda, çenede, boğazda, sırtta, bacaklarda, kaslarda… Korku, öfke, stres ve kaygı yaşandığında nefes hızlanır ya da çok yavaşlar; sempatik sinir sistemi devreye girer. Yani yaşadığımız duygular birebir nefesimizi etkiler. Nefes bu alanlara ulaştığında yıllardır tutulmuş enerji hareket etmeye başlar. Ortaya çıkan duygular geçmişi yeniden yaşamak değil; tamamlanmamış bir sürecin kapanmasıdır.
- Nefesin biyolojik etkileri çok konuşuluyor, ancak duygusal alan üzerindeki etkisi daha zor tarif ediliyor. Sizce nefes, duyguların “bedenden akmasına” nasıl aracılık ediyor?
Nefes, otonom sinir sistemi üzerinde doğrudan etkisi olan bir düzenleyici mekanizmadır. Nefesin derinleşmesi ve ritmin yavaşlaması parasempatik sinir sistemini destekler. Beden güvenli bir alan algıladığında bastırılmış duygular bedensel akış içinde çözülmeye başlar. Bu süreçte stres azalır, beden rahatlar, zihin sessizleşir.

- Birçok insan “derin nefes almayı” bile yanlış anlıyor. Doğru nefesin ilk işareti nedir? Bir kişi doğru nefesle temas ettiğini nasıl anlar?
Doğru nefes sessiz, ritmik, zorlamasız ve bedene yayılan nefestir. Göğsü şişirmek ya da fazla hava almak değildir; yalnızca diyafram nefesi almak da değildir.
İlk işaret, nefes aldıktan ve verdikten sonra bedenin gevşemesidir. Omuzlar düşer, yüz yumuşar, çene rahatlar. Zorlama yoktur. Kişi “nefes alıyorum”dan çok “nefes oluyor” hissini yaşar.
- Nefes çalışmaları sırasında bazı kişilerde duygusal boşalmalar, ağlama ya da titreme gibi fiziksel tepkiler olabiliyor. Bu tepkilerin ardındaki mekanizmayı nasıl açıklarsınız?
Bu tepkiler patolojik değildir; sinir sisteminin yeniden düzenlenme, yani regülasyon sürecinin doğal çıktılarıdır. Uzun süre baskılanmış fizyolojik ve duygusal yanıtlar, güvenli bir bağlamda ortaya çıkma fırsatı bulur. Titreme, iç çekme ve ağlama; otonom sinir sisteminin yük boşaltma ve dengeye dönüş halidir.
- Hayatı hızlı akan, stresli ve sürekli zihinde yaşayan biri için nefes pratiğini sürdürülebilir kılmanın en gerçekçi ve sade yolu nedir?
Gün içinde sadece birkaç dakika durup nefesi fark etmek yeterlidir. Yürürken, uzanırken, araba kullanırken, kitap okurken… Önce nefesin ritmini ve bedendeki hareketini gözlemlemek, rahatlamayı desteklemek gerekir. Nefes pratiği hayatın dışına değil, içine yerleştirildiğinde sürdürülebilir olur. Küçük ama düzenli farkındalıklar büyük dönüşümler yaratır.
