Belki de gerçek ihtiyacımız daha iyisi olmak değil, zaten olduğumuz kadınla biraz daha iyi geçinmektir. Bir süredir hepimiz kendimizi geliştirme yarışındayız. Daha sağlıklı, daha sakin, daha fit, daha üretken, daha iyi anne, daha iyi eş, daha iyi arkadaş olacağız. Sabahları erken kalkacağız, meditasyon yapacağız, haftada üç gün spor yapacağız, kitap okuyacağız, telefonla aramıza mesafe koyacağız, bol su içeceğiz, mümkünse hayatımıza biraz da “mindfulness” serpiştireceğiz. Bütün bunları yaparken de kariyerimizi ihmal etmeyecek, sosyal hayatımızı sürdürecek, çocuklarımızla kaliteli zaman geçirecek ve elbette kendimize de yeterince zaman ayıracağız.
Yazarken yoruldum.
Biz ne ara kendimizi sürekli düzeltilmesi gereken bir şey olarak görmeye başladık?
İlişki kötüyse ilişki kitabı, iş yoruyorsa yeni bir hedef, enerjimiz düşükse yeni bir rutin, uykumuz bozuksa yeni bir uyku programı. Terapiler, aile dizilimleri, pedagoglar, koçlar, kamplar, merkezler…

Eskiden canı sıkılan çocuk hemen bir aktiviteye ya da terapiye yönlendirilmezdi. Çocuk sıkılırdı. Sonra kendi kendine yapacak bir şey bulurdu. Bir karton kutudan ev yapar, resim çizer, bir şeyler kesip biçer, kitap okur, arkadaşlarıyla bir oyun icat ederdi. Şimdi çocuk “sıkılıyorum” dediğinde sanki ortada acil çözülmesi gereken bir problem varmış gibi hissediyoruz. Oysa sıkılmak da iyidir. Hatta bazen yaratıcılığın en iyi yakıtıdır. Sıkılan insan kendine bir hobi bulur. Resim yapar, el işi öğrenir, bir şeyler keşfeder, okur, düşünür. Hiç bilmediği bir beceriyi geliştirir ve kendi merakının peşinden gider.
Ya bizim de her boşluğu bir aktiviteyle doldurmaktansa biraz sıkılmaya, bir şey yapmadan oturmaya, boş boş düşünmeye ve sonunda canımızın ne istediğini bulmaya ihtiyacımız varsa…
Belki de pazar günü öğlene kadar yatmak da bir çeşit kişisel gelişim olabilir, bir arkadaşla üç saat boyunca hiçbir önemli konu konuşmadan gülmek de. Plansız bir yürüyüş yapmak, güzel bir kahve içmek, yıllardır dinlemediğimiz bir şarkıyı açıp geçmişi hatırlamak, hafta sonu hiçbir yere gitmemek, hatta bazen telefonumuzu kapatıp hayatımızda ne olup bittiğini birkaç saatliğine unutmak da. Ve iyi haber de şu; bunların hiçbirinin bir “faydası” olmak zorunda değil. Her yaptığımız şeyin bize bir katkısı, her boş saatin bir amacı olmak zorunda değil. Bazen sadece yapmak istediğimiz için bir şey yapabiliriz. Hatta hiçbir şey yapmayabiliriz.
Özellikle bu konuda biz kadınlar üzerinde inanılmaz bir baskı var. Bize yıllardır genç, güzel, bakımlı, enerjik ve mümkünse hiç yorulmuyormuş gibi görünmemiz gerektiği söylendi. Şimdi bunun yanına bir de “huzurlu” olma zorunluluğu eklendi. Sakin ol, dengeli ol, kendini sev, sınırlarını koy, geçmişini iyileştir… Bense on altı yaşındaki kızımın ezber cümlesi “sal beni”yi ondan alıyorum ve tam tersini söylüyorum: Güzel kadınlar biraz da biz salalım kendimizi!
Mükemmel olmak zorunda değiliz. Kim mükemmel ki?
Hepimizin hayatının bir yerinde dağınık bir çekmecesi, cevaplamadığı mesajları, ertelediği işleri, yanlış kararları, gereksiz yere uzattığı ilişkileri yok mu? Hepimiz bazen fazla konuşuyor, bazen hiç konuşmuyor, bazen yanlış anlıyor, bazen de saçmalıyoruz. Her mutsuzluğun bir nedeni, her nedenin bir çözümü, her çözümün de yeni bir rutini olmak zorunda mı? Belki bazen sadece canımız sıkkındır. Hepsi bu.
Tecrübeyle sabit, diyebilirim ki kırklı yaşların bir kadında yüklediği en güzel şeylerden biri herkesin fikrinin eşit derecede önemli olmadığını öğrenmek oluyor. Her davete gitmek, her mesaja hemen cevap vermek, her ilişkiyi kurtarmak zorunda olmadığını, herkes tarafından sevilmenin mümkün olmadığını anlıyorsun. İşte hayat tam da o noktada biraz hafifliyor. Dolabımız da hafifliyor, takvimimiz de, çevremiz de ve kafamızın içi de.

Dünyada da buna benzer bir değişim olduğunu da atlamayalım. Bir süredir her şey biraz daha sade, biraz daha sessiz, biraz daha yavaş olmak istiyor. Güzellikte de öyle. Bir zamanlar saatler süren makyajlar, kusursuz fönler, bitmek bilmeyen bakım rutinleri vardı. O hayatı inanılmaz zorlaştıran upuzun protez tırnakları saymıyorum bile. Şimdi ise daha doğal, daha rahat, daha “olduğu kadar” bir hal yükseliyor. Dünya sanki hep birlikte “Biraz sakin olun” diyor.
Bazen güçlü, bazen kararsız. Bazen çok sosyal, bazen kimseyi görmek istemeyen. Bazen sağlıklı beslenen, bazen gece yarısı mutfakta kek yiyen. Bazen spor yapan, bazen bütün gün koltuktan kalkmayan. Bazen çok güzel görünen, bazen aynaya bakmak istemeyen. Hepsi biziz. Mesele kendimizi sürekli iyileştirmek değil, kendimizi biraz daha az yargılamak. Hayatın her döneminde kendimize yeni bir görev vermek yerine, belki bir süre hiç görev vermemek. Yani aslında asıl olan gerçekten neye ihtiyacımız olduğunu bulmak.
Belki de yıllardır aradığımız o huzur, yeni bir rutinin, yeni bir kitabın, yeni bir hedefin içinde değildir. Belki bir akşam arkadaşlarla uzayan bir sofradadır. Belki yaz sonunda denize son kez girmekte ya da çocuklarımızın artık büyüdüğünü fark ettiğimiz bir anda. Belki de hiçbir şey yapmadan oturduğumuz o pazar öğleden sonrasında.
Saat Çalışıyor: tik tak, tik tak
Biz sürekli daha iyi bir zamana hazırlanırken, elimizdeki zamanı kaçırıyoruz. Daha fit olunca, daha sakin olunca, daha başarılı olunca, çocuklar biraz daha büyüyünce, işler biraz daha yoluna girince, kendimizi biraz daha toparlayınca… Hayatı sonra yaşayacakmışız gibi. Oysa “sonra” dediğimiz şeyin garantisi yok. Şu an dediğimiz şey ise elimizdeki tek gerçek zaman.
Biz kendimizi daha iyi bir versiyona dönüştürmek için koştururken zaman beklemiyor. Çocuklarımız büyüyor. Yazlar geçiyor. Arkadaşlarla içilen kahveler soğuyor. Bir şarkı bitiyor, bir akşam sona eriyor, bir gün daha hayatımızdan geçip gidiyor.
Artık “daha iyi” bir kadın olmak için değil, hayatın tadını kaçırmamak için koşmalıyız. Bırakın şu gereksiz iyileşme telaşını. Saat bunun için değil, hayatın tadını çıkarmamız için işliyor.
Tik tak, tik tak…
KENDİMİZİ YORMADAN İYİLEŞTİRMENİN 5 KÜÇÜK YOLU
1. Her kusuru çözülmesi gereken bir problem olarak görme.
Göz altındaki çizgi, karındaki birkaç kilo, dağınık saçlar… Hepsi acil müdahale gerektirmiyor. Bazıları sadece senin yüzün, senin bedenin, senin hayatın.
2. Kendine iyi geleni seç.
Yeni bir diyet, yeni bir serum, yeni bir spor programı… Hepsini yapmak zorunda değilsin. Sana iyi geleni seç. Çünkü kendine bakmak, hayatına bir görev daha eklemek değil.
3. Her şeyden maksimum verim almaya çalışma.
On bin adım yerine yirmi dakikalık bir yürüyüş. Kusursuz bir beslenme planı yerine canının çektiği bir yemek. Sabah rutini yerine biraz daha uyku. Her günü verimli geçirmek zorunda değilsin.
4. Güzelliğinle yaşını kavga ettirmekten vazgeç.
İstersen saçını boya. İstersen gri bırak. İstersen botoks yaptır. İstersen hiçbir şey yaptırma. Mesele “doğal mı, estetik mi?” değil. Mesele kararın sana ait olması.
5. Kendine şu soruyu daha sık sor: “Bugün hayatımdan ne eksiltmek istiyorum?”
Daha fazla krem, daha fazla spor, daha fazla hedef, daha fazla gelişim… Belki ihtiyacın olan bir şey daha eklemek değil bir şeyi bırakmaktır.



